Bir ülkenin gelişmişlik düzeyi, o ülkenin barbarlıkla olan ilişkisini tanımlamaz. Günümüzün pek çok birinci dünya ülkesi, tarih sahnesinde birçok barbarlık eylemine imza atmıştır. Ecrin Bulut, bu durumu sorgularken, barbarlığın gerçek yüzünü açığa çıkardığını belirtiyor.
Barbarlık üzerine yapılan tartışmalar, insanlığın tarihindeki derin ayrımlarla yüzleşmektedir. Claude Lévi-Strauss’un sözleriyle ifade edildiği üzere, asıl barbar her şeyden önce barbarlığa inanan kişidir. Bu durumda, insanların birbirlerini medeni ve barbar diye ayırmaları, aslında insanlık tarihi boyunca süregelen bir ayrımcılığın belirtisi haline gelmiştir.
İnsanlığın kökeninde Havva ve Adem’in bu ayrımın geleceğine dair bir öngörüleri olsa, insan soyunun devamını isteyip istemeyecekleri sorusu gündeme gelir. İnsanın en büyük hatası, kültürel farklılıkları üstten bir şekilde değerlendirmenin zayıflığını kabullenmesidir. Barbar kavramı, tarih boyunca iktidarın ve ötekileştirmenin bir aracı haline gelmiştir.
Kendi türünün diğerlerinden üstün olduğuna inanan tek varlık insandır. Bu noktada, çam ağaçlarının bulunduğu bir orman, ancak farklı unsurların bir araya gelmesiyle var olabilir. Kültürel farklılıklar, toplumların hayatta kalabilme mücadelesinin bir sonucu olarak ortaya çıkar ve bu durum kültürel üstünlük ya da gerilik anlayışının geçerliliğini sorgular.
Barbar kavramının kökeni, Antik Yunan dönemine uzanıyor. Bu terim, Yunan kültürüne ters düşen ve Yunanca konuşmayan toplulukları tanımlamak amacıyla kullanılıyordu. Zamanla, bu kavram etnosantrizm ve simgesel şiddet ile birleşerek modern çağda “medeniyetsiz” anlamını kazanmıştır.
Pek çok antik toplum, kendi kültürel sınırlarının dışında kalan halkları barbar olarak nitelendirmiştir. Sömürgecilik dönemi, Avrupalıların Afrika, Amerika ve Asya halklarını “barbar” olarak damgalamalarıyla dolup taşmıştır. Bu süreçte, bu terim çoğu zaman Avrupalı olmayan medeniyetleri insanlık düzeyinde konumlandırmamaya yönelik kullanılmıştır.
Günümüzde “gelişmiş” ülkelerin geçmişte yaptıkları barbarlıklar, insanlık tarihinin bir gerçeği olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin, İsrail’in Filistin’deki zulmü ve Çin’in Uygur Türklerine yönelik uygulamaları bu türden barbarlık örnekleridir. İstatistikler yüksek yaşam kalitesini gösterebilir, ancak bu durum, o toplulukların haklarının hiçe sayılmasını engellemez.
20. ve 21. yüzyılın en büyük sanayi devletleri, aynı zamanda büyük savaşların ve kitlesel yıkımların merkezinde yer almıştır. Bu durum, kültürel ölçümlerin sadece sayıların ötesinde bir anlam taşıması gerektiğini ortaya koymaktadır. Antropolog Franz Boas’ın fikirleri, kültürlerin coğrafi ve tarihsel koşullara verdikleri farklı yanıtlar olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunur.
Etnosantrik düşünce yapısının, insanları kendi kültürel normlarıyla her ortamda baskın bir hale getirmek istediği, göz ardı edilmemesi gereken bir gerçektir. Bu durum, uyumun sağlanamadığı ortamları da beraberinde getirir. Kısacası, barbar kelimesi, anlamını yitirmediği gibi şekil değiştirerek modern hayatta da geçerliliğini korumaktadır.
Bütün bu tartışmalar, insanlık hiyerarşisinin sorgulanmasını gerektiriyor. Pierre Bourdieu’nun simgesel şiddet teorisi bu konunun daha iyi anlaşılmasında önemli bir yere sahiptir. Medeniyet ve barbarlık kavramlarını sorgulamak, yalnızca geçmişin değil, geleceğin de aydınlatılması adına önem taşımaktadır.
Kaynak: www.yeniduzen.com







